Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik

Marmara_pdr_2007 Girişliler Paylaşım Sitesi
 
AnasayfaAnasayfa  PortalPortal  TakvimTakvim  GaleriGaleri  SSSSSS  AramaArama  Kullanıcı GruplarıKullanıcı Grupları  Kayıt OlKayıt Ol  Giriş yapGiriş yap  

 

KÖŞELERDE KALANLAR(KÖŞE YAZILARI)

Önceki başlık Sonraki başlık Aşağa gitmek 
Yazar Mesaj
CEZMİİ" target="_parent">CEZMİİ
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Erkek
Yaş : Kayıt tarihi : 11/03/08 Mesaj Sayısı : 133 Nerden : YÜKSEKOVA(Gewer) İş/Hobiler : Kaçıncı Sınıf :

MesajKonu: KÖŞELERDE KALANLAR(KÖŞE YAZILARI)   C.tesi Ekim 25, 2008 10:47 pm

Önüm Polis, Arkam Asker, Sagim Tank, Solum Panzer;
Saklanmayan Sobe!

Bakmayin sayin Basbakanin ve diger siyasetçi

"büyüklerimizin"
söylediklerine. Polise tas atan çocuklar park, okul,
bisIklet, seker
kadar, yüksek sesle ve büyük harfle "BARIS
ISTIYOR."

BIA Haber Merkezi

25 Ekim 2008, Cumartesi

Bawer ÇAKIR

"Önüm, arkam, sagim, solum sobe, saklanmayan
ebe!"

Bitlis'in Tatvan ilçesinde bir yaz aksamüzeri.
Dayilarimin
yazihanesine gitmedigim günlerden birinde, sokakta
mahalledeki
çocuklarla saklambaç oynuyoruz. Ebeyim.

50'ye kadar saydiktan sonra gözlerimi açiyorum.
Hava giderek
karariyor. Tatvan'da karanliktan korkan ben,
karanliktan korkmayan
çocuklari bulacak, sobeleyecek ve ebelik görevimi
basariyla yerine
getirecegim.

Saga, sola, öne, arkaya, direklerin ardina, kavak
agaçli bahçeye bakma
girisimlerimden eli bos dönüyorum. Sokak çok sessiz,
arkadaslarim
sessiz. "Herkes nerede?"

Hava karariyor. Sanirim bir yüzyildir ebeyim.
Aksamüzeri yerini aksama
birakiyor. Kimseyi bulamiyorum. Arkadaslarimin bana
kikir kikir
güldüklerini duyuyorum. Duyuyorum ama saklandiklari
bahçelere
gidemiyorum.

Tam "çikin, kurtsunuz!" diye bagiracakken
mavi sirenleriyle üç askeri
araç sokaga giriyor büyük bir gürültüyle. Tüm
arkadaslarim
saklandiklari yerden çikarak evlerine kaçiyor. Tabii
ben de... Bu
aksamlik oyun bitti.

Gündüz baska, aksam baska, gece bambaska...

Bitlis, 19 Temmuz 1987'de yürürlüge giren
Olaganüstü Hal yasasinin
(OHAL) uygulandigi sehirlerin arasina
"mücavir", yani "komsu" il
olarak girdi. 1994'de ise OHAL'in
"resmen" uygulandigi 13 ilden biri
oldu. Uygulama 1997'de kaldirildi. Ancak kendi gitti
ruhu kaldi...

Dogdugum, büyüdügüm, ilkokula basladigim,
Istanbul'a tasindiktan sonra
her yaz gelip üç ay kaldigim Tatvan da, hem
Mus-Van-Iran baglanti
yolunun üzerinde olmasindan hem de Van Gölü'nün
kiyisinda
bulunmasindan sebep ordunun bolca yiginak yaptigi
bir yerdi.

Okula giderken, çarsiya giderken, "denize"
giderken, akrabaya, firina,
bakkala giderken en çok asker ve sarkik biyikli, ray
ban gözlüklü
çevik kuvvetleri görürdünüz. Annesinden, babasindan
korkan her çocuk
için bu "adamlar" ürkülesiydi. Biz de
ürküyorduk.

Her "Olaganüstü sehir" gibi Tatvan da
havanin kararmasiyla "baska" bir
yer olurdu. Bu yüzden çocuklar erken kalkar, aksamlari
da hava
kararmadan eve girerlerdi. Çünkü aksamlari, teyzemin
deyimiyle
"gökten yildizlar yagardi ve bazen bunlar
basimiza düsebilirdi." Bu ne
demekti anlamazdim. Anlamazdim ama korkumdan sebep hava
kararmaya
baslar baslamaz eve kosardim.

"IsIkli" bir gece

1993 yazi. Yine televizyonlar ölüm haberleri geçiyor.
Hakkari'de su
kadar, Diyarbakir'da su kadar, Van'da su kadar,
Mardin'de su kadar...
Azar, çogar insanlar ölüyor, öldürülüyor. Tatvan
"görece" daha sakin
bir yer olmasina ragmen tüm ölüm, baskin, çatisma
haberleri halka
gerginlik olarak yansiyor.

Sonra TeReTe'de bir anons duyuluyor: Bitlis'in
Tatvan kirsalinda çikan
çatismada...

20.00 haberlerinden birkaç saat sonra gürültüyle
irkiliyoruz. Silah
sesleriyle ortalik yikiliyor. 13 yasindaki ben, 10
yasindaki kardesim,
12 yasindaki kuzenim, koca koca teyzelerim, dayilarim,
annem.,
anneannem... evdeki herkes büyük bir panikle yere
uzaniyoruz.

Evimizin bulundugu sokak birden askerlerle, polislerle-
çevik kuvvetle
doluyor. Maci isIklar, sirenler, tanklar derken
gerildikçe
geriliyoruz. Sokaktan yükselen sesler çigliklara,
çigliklar
feryatlara, yakinmalara dönüsüyor. Hiçbir sey
anlamiyorum.

Ama çocugum ve merakliyim. Uyudugum odaya sürünerek
gidiyor, kafami
korka korka cama uzatiyorum. Dagdan sehre, sehirden
daga gidip gelen
bir sürü "isIk", "isIklar".
Mahalledeki seslerin nedeni ise evlere
yapilan baskinlar.

Kapilari çalmaya gerek bile duymadan evlere giren
"emniyet"
görevlileri arama-taramadan sonra bazi evlerden
insanlari
kelepçeleyerek arabalara bindiriyor. Nedeni, niçini
hakkinda kimsenin
fikri yok. hiçbir yetkili ya da görevli açiklama
yapmiyor. Kadinlar,
erkekler, gençler, yaslilar bir bilinmeze
götürülüyor. Arkalarinda da
aglayanlar...

"isIklari" saçan silahlar gece boyu
gürültü yapmaya devam ederken,
bomba sesleri de ekleniyor onlara. Tatvan'da
"düsük yogunluklu bir
savas" sürüyor. Sürüyor... sürüyor...

Çocuk akli sanirim; kardesim nasil uyuyacagiz diye
soruyor. O
"isIklarin" kimlere ne yaptigini merak
ede ede, evdekilere sora sora,
cevap alamaya alamaya uykuya daliyoruz.

Tirnakli pide, "Yukariki mahle", sokakta
panzer

Sabahin ilk isIklariyla uyaniyorum. Firina gidip
sicak tirnakli pide
alacagim. Bu benim her sabahki isim. Bir nevi yazlari
pide
sorumlusuyum evin.

Kosa kosa firina gidiyor, sicak pidelerle, kollarim
yana yana eve
geliyorum. Gayet siradan bir gün. Öyle saniyorum.

Sokaktayiz. Ögleden sonra, hava daha isininca denize
gidecegiz.
Sokagin iki ucu askerlerle tutuluyor. Güvenligimiz
için.

Yukari mahallelerde halkin askeri araçlara tas
attigini, askerlerin
havaya ates açtigini duyuyoruz. Oyun oynamak
istiyoruz bir yandan ama
bir yandan da korkuyla karisIk bir heyecan yasiyoruz.

Yukaridan baslayan "hareketlilik", bizim oyun
oynadigimiz sokaga da
geliyor. Az önce oyun oynayan çocuklar, birden ellerine
taslar aliyor.
Hedefler belli: askeri araçlar.

Yukari mahallelerden de çocuklar katiliyor bize.
Hepimiz heyecanla,
korkuyla ama bir o kadar da öfkeyle ellerimizdeki
taslari atiyoruz
panzerlere, tanklara... Sesler ekleniyor taslara.
Balkonlardan,
damlardan, bahçe kapilarindan kadinlar anneler,
ablalar, teyzeler,
neneler bagiriyor...

Yaslari 8'le 17 arasinda degisen çocuklar
saklambaç oynamak yerine
polise, askere tas atiyor. Çünkü... Çünkü dün gece
abileri, ablalari,
babalari, dayilari, amcalari... aileden biri ya da
birileri
bilmedikleri ama tahmin ettikleri bir yere/yerlere
götürülüyor.

Bu sadece o gün degil, mütemadiyen her gün oluyor. Her
gün/gece
ailesinden kimin bu bilinmezlige gidecegini kendisine,
annesine,
babasina, abisine, ablasina soran çocuklar soru
isaretlerinin
olusturdugu kizginlik, kusatilmislik ve
çikissizlikla tas atiyor.
Atiyoruz...

Çünkü...

Tas atiyoruz çünkü oyun alanlarimizda biz degil,
elleri silahli,
yüzleri maskeli korkutucu adamlar yürüyor.

Tas atiyoruz çünkü; ailelerimizden birilerini
"yetkililerin çözmekten
imtina ettikleri" bir savasa, o savasin
yarattigi akil tutulmasina
zayi etmek istemiyoruz.

Hiç birimiz teori bilmiyoruz. Hiç birimiz strateji
üretmiyoruz. Hiç
birimiz... Hiç birimiz iste neresinden bakarsak bakalim
"çocuguz". Ve
bu yüzden olsa gerek aklimizin almadigi bu akil
disiliga karsi
"direnisimizin" simgesi o taslar.

Her hükümetin söyleye durdugu üzere "orali"
çocuklar park, daha iyi
okullar, spor tesisleri, agaçlandirilmis bölgeler,
daha çok misir
cipsi, dondurma, seker kadar huzur istiyoruz.

Ailelerimizi, arkadaslarimizi, tanidik, tanimadik
kimseyi bu
karanligin içinde kaybetmek istemiyoruz. Istemiyoruz
ve bu yüzden bizi
dinlemekten kaçinan, bizim cümlelerimize kulaklarini
tikayan üç maymun
cumhuriyetine meramimizi o taslarla atiyoruz.

Medya seviyor tabii her gösteride tas atan çocuklar
üzerinden "etik,
ahlak, insanlik" dersleri vermeyi. Seviyor ama bir
türlü o çocuklarin
ne istediklerini de sormuyor

Bakmayin sayin Basbakanin ve diger siyasetçi
"büyüklerimizin"
söylediklerine. OHAL'deki çocuklar, ben ve hepimiz,
park, okul,
parka, bisIklet, seker, dondurma, deniz simidi kadar
yüksek sesle ve
büyük harfle "BARIS
ISTIYORUZ." (BÇ)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://psikonat.logu2.com
kineba" target="_parent">kineba
Yeni Üye
Yeni Üye
avatar


Yaş : Kayıt tarihi : 11/03/08 Mesaj Sayısı : 23 Nerden : İş/Hobiler : Kaçıncı Sınıf :

MesajKonu: Geri: KÖŞELERDE KALANLAR(KÖŞE YAZILARI)   Salı Ekim 28, 2008 7:20 pm

BARIŞ.. ne kadar da uzak doğu insanından daha doğrusu tüm orta doğu insanından. Her tarafımızda açlık,ölüm,işkence...ve ve BARIŞ kelimesinin anlamı...Eğer amedde,dersimde.ağrıda.,tuncelide,vanda,hakkaride,bitliste,mardinde,urfada yaşamadınızsa barış kelimesini anlayamassınız türkiyede...barış kelimesini en güzel bir elinde yeşil soğan diğer elinde kuru ekmeği kemiren 4 yaşındaki çocuk bilir. ONLARA GÖRE ANLAMI:ölüm,açlık,işkence...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
*.ZUHAL.*" target="_parent">*.ZUHAL.*
Admin
Admin
avatar

Kadın
Yaş : 27 Kayıt tarihi : 09/03/08 Mesaj Sayısı : 374 Nerden : ::karanlığın olmadığı yerden:: İş/Hobiler : Kaçıncı Sınıf : 2. sınıf

MesajKonu: Geri: KÖŞELERDE KALANLAR(KÖŞE YAZILARI)   Çarş. Ekim 29, 2008 12:36 am

yer:bitlis-tatvan(doğduğum yer)
önemli mi ki benim doğduğum yer ya da diğer kardeşlerimin doğduğu yer olması? önemli midir ki ben ve diğer kardeşlerimin aynı kökenden, aynı dinden,aynı renkten, aynı düşünceden olması? amaç barışsa, amaç insanca yaşamaksa evet önemli olmamalı. oysa yurdumun insanları bazılarının çıkarlarına nasıl geliyorsa o duygularla büyütülüp, o fikirler empoze edilerek bir çıkmazın içine sokulmaya çalışılıyor. doğuda ki küçüklerim bi gün televizyonda "aaa onlar cici.bizden farkları yok. onlarda çocuk. öle çatışma varmış gibi gözüküyo ama onlar da aynı bizim gibi sakin bir ortamda yaşıyor vs." diye gösterilirken, başka bir gün "aa bak yine çoştular polislere, şunlara bunlar taş atıyor.zaten hırsızlar da tinercilerde onlardan çıkıyor, hepside kandırılabiliyor, kundaklama yapıyor, hepsi terörist." diye gösteriliyor. hangi gün kimin işine ne gelirse. iki taraf da suçlu kimse kendini aklamaya çalışmasın. her iki tarafda hatalar yaptı. vebalini masum insanlar çekiyor o zaten her zaman tanık olduğumuz bir durum, dünyanın kanunu bu olmuş zaten...
_________________
Mutsuzlukla beslenen karamsar ruhum!
Bu aralar sen çok doydun;
Ben çok yoruldum...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://marmarapdr.darkbb.com
CEZMİİ" target="_parent">CEZMİİ
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Erkek
Yaş : Kayıt tarihi : 11/03/08 Mesaj Sayısı : 133 Nerden : YÜKSEKOVA(Gewer) İş/Hobiler : Kaçıncı Sınıf :

MesajKonu: Geri: KÖŞELERDE KALANLAR(KÖŞE YAZILARI)   Çarş. Ekim 29, 2008 4:12 pm

KUM SAATİ



Ahmet Altan



Cumhuriyet ve bayram


Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluş aşamasındaki önemli günleri belirleyen bayramların ismi “resmî bayramlardır.”
Gerçekten de “resmî” bayramlardır bunlar.
“Resmî” kuruluşlar “resmî” törenler düzenlerler.
Fener alayları geçer, balolar yapılır, statlarda gösteriler olur.
Halk bunları seyreder.
Son zamanlarda Cumhuriyet Bayramları’na “özel” bir anlam yükleyen Kemalistlerin önderliğinde fener alaylarına kalabalıklar da katılıp sloganlarla, şarkılarla yürüyorlar.
Ama halktan kalabalıkların katılması bile bunları “resmiyetten” kurtaramaz.
Bu “bayramlar” halkın hayatına doğal bir şekilde girmezler.
Dinî bayramların doğallığı ve sıcaklığı yoktur “resmî” bayramlarda.
O “bayramlarda” görülen barışma havası, yakınlık, çocuksu sevinç, “resmî bayramlarda” yaşanmaz.
Niye peki?
Neden “resmî” bayramlar bir türlü resmiyetten kurtulmaz, neden insanlar o günlerde “bayram” etmez?
Dinî bayramlar çok uzun zamandan beri kutlandığı, kökleştiği, hayata yerleştiği, buna karşılık resmî bayramlar nispeten daha yeni olduğu için mi?
Cumhuriyet kurulalı 85 yıl oldu.
Bugün bu ülkede yaşayan insanların neredeyse yüzde doksanından fazlası cumhuriyetin içine doğdu.
Cumhuriyetin ideolojisiyle eğitildi.
Ta çocukluğundan beri bu bayramları kutladı.
Bunca zaman niye yetmedi bu bayramların doğallaşmasına?
Burası çok dindar bir ülke olduğu için mi dinî bayramlar, gerçek bayramlar gibi coşkuyla yaşanıyor?
Dindar olmayanlar bile bu bayramları bayram gibi yaşar.
Sadece sokaklarda dolaşmak yeter bunu anlamaya.
Bir barış ve sevinç vardır.
Eğer dünyanın her yerinde “resmî bayramlar” resmî bayram gibi kutlanır desek...
Bilebildiğim kadarıyla Fransızlar 14 Temmuz’u, Amerikalılar da 4 Temmuz’u coşkuyla, sevinçle, şarkılarla, ziyafetlerle, bizim dinî bayramları kutladığımız gibi kutlarlar.
Biz niye öyle kutlamayız peki?
Niye bu bayramlar bir türlü “halkın bayramı” olmaz da “devletin bayramı” olarak kalır?
Niye halk hep seyircidir?
Niye halk bu bayramları bir türlü benimsemez?
Bu resmî bayramlardan birini ya da birkaçını kaldırsak, tatil günlerinin eksilmesi karşısında yükselen homurtu dışında, kaç kişi bu bayramın eksikliğini hayatında hisseder?
Neredeyse hiç kimse.
Niye?
Niye bütün bu bayramlar “devletin” bayramı olarak kaldı?
Sanırım sadece bu bayramlara bakmak, bunların yaşanma ve algılanma biçimini incelemek bile bu ülkede devletle halkın ilişkisi hakkında bir ipucu verir.
Burada devlet ve halk iki ayrı şey.
Hiçbir zaman bütünleşememiş.
Bayramları bile farklı.
Cumhuriyet, halkın cumhuriyeti olamadı hiçbir zaman.
Cumhuriyet dediğiniz, bir hanedanın olmadığı, iktidarın babadan oğla geçmediği ve kaynağının bir “kutsallıkta” değil halkta arandığı bir rejim.
Peki, size bir şey sorayım.
Eğer ikisi de aynı biçimde yönetiyorsa, aynı sertlikle halkı eziyorsa, bir kralla bir cumhurbaşkanı ya da başbakan arasında halk açısından nasıl bir fark vardır?
İktidar padişahtan oğluna geçmeyecekse ama iktidara gelen herkes padişah gibi yönetecekse, cumhuriyetle monarşi arasında halk nasıl bir fark görecek?
Cumhuriyet, monarşiden de meşrutiyetten de iyidir.
Ama tek başına bir anlam taşımaz.
Cumhuriyet, halkı yönetime gerçekten katmazsa, halkı özgürleştirmezse, demokratikleşmezse, hiçbir değeri yoktur.
Bunu klasik bir soruyla anlatırlar hep.
İngiltere gibi bir krallıkta mı yaşamak istersiniz, Yemen gibi bir cumhuriyette mi?
Hangisinde halk daha mutludur, daha özgürdür, iktidarın gerçek sahibidir?
İngiltere cumhuriyet değildir ama orada halk daha özgürdür.
Çünkü orada hukuk ve demokrasi vardır.
Türkiye bir cumhuriyet ama burada Anayasa Mahkemesi, anayasayı rahatça çiğneyebiliyor.
Halk bu zorbalığı durduramıyor.
Böyle bir durumda yönetimin cumhuriyet ya da krallık olmasının önemi ne?
Zorba bir kral olmasıyla, zorba bir Anayasa Mahkemesi olması arasında halkın sevineceği, kutlayacağı, coşacağı nasıl bir fark var?
Hiçbir fark yok.
Çünkü demokrasisiz cumhuriyet, halkın hiçbir işine yaramaz
Kral halkı yönetimden ne kadar uzak tutuyorsa, onu ne kadar eziyorsa, demokrasisiz bir cumhuriyet de halkı iktidardan o kadar uzak tutar, o kadar ezer.
Burada da bunu yapmıştır.
Göstermelik bir demokrasi taklidinin cumhuriyete daha sonradan eklenmesi de durumu değiştirmemiştir.
Seçimlerin falan yapıldığı bir göstermelik demokrasisi de bulunan bir cumhuriyette yaşıyorsunuz, hadi kendi ülkenizle ilgili görüşlerinizi açıkça söyleyin de görün bakın ne oluyor.
Halk bunun çok bilinçli bir şekilde olmasa da sezgisel olarak farkında.
Onun için resmî bayramlar sadece resmî…
Ama bayram değil.
Onun için kimse bir sevinç, coşku, kardeşlik, huzur hissetmiyor bu bayramlarda.
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://psikonat.logu2.com
CEZMİİ" target="_parent">CEZMİİ
Süper Üye
Süper Üye
avatar

Erkek
Yaş : Kayıt tarihi : 11/03/08 Mesaj Sayısı : 133 Nerden : YÜKSEKOVA(Gewer) İş/Hobiler : Kaçıncı Sınıf :

MesajKonu: Geri: KÖŞELERDE KALANLAR(KÖŞE YAZILARI)   Perş. Ekim 30, 2008 12:28 am

SAVAŞIN ÇOCUKLARI

ONLAR SAVAŞIN ÇOCUKLARI
Çatlamış dudakları, mavi gökyüzü kadar bıkkın gözleri, yok olmuş umutları kadar
taptaze bedenleriyle öylece uzanırlar yollarda. Doldurur çığlıkları bir zamanlar
çelik çomak oynadıkları dar sokakları.

Onlar savaşın çocukları...
Dünyanın dört bir tarafında hep aynı gülüşle veda ederler bu yaşaması yasak dünyaya.
Ne olup bittiğini anlamadan, sevdalara salmadan yüreklerini, kahbece öldürülürler
biryerlerde.

Onlar savaşın çocukları..
Doğduklarında tanışırlar analarının kurumuş memelerindeki açlıkla. Asla tatmadıkları
yiyeceklerin resimlerine bakar kara gözleri.

Onlar savaşın çocukları...
Adını bilmeden, adını koymadan severler. Yaşatırlar o küçücük yüreklerinde bu koca
dünyaya sığdıramadıkları sevdalarını. Yayarken sımsıcacık bedenleri soğuk taşların
üzerinde, gökyüzünde güneş olur yüreklerinin ateşi.

Onlar savaşın çocukları...
Misketleri kovanlardan, saklanbaçları siperlerde, ilk bakışmaları camlarda, ilk
sevişmeleri yıkık harabeler arasında. Hiç bilmezler yeşil ormanları, baharlarda açan
binbir renkli çiçekleri.

Onlar savaşın çocukları...
Birbirlerine seslenirler yarınlar dolu ismleriyle. Barış, Umut, Güneş... oysa hiç
tanımazlar griden başka renk, siyahtan başka isim.

Onlar savaşın çocukları...
Filistinli, Iraklı, ......, ..... hepsinin adı da aynı. Hepsi de aynı
gökyüzünü paylaşıyorlar, bir avuç toprağı paylaşamayanların inadına...


(YAZARI BİLİNMİYOR)
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://psikonat.logu2.com
hüseyin cömert" target="_parent">hüseyin cömert
Yeni Üye
Yeni Üye
avatar

Erkek
Yaş : 28 Kayıt tarihi : 18/03/08 Mesaj Sayısı : 13 Nerden : sémsür(ADIYAMAN) İş/Hobiler : Kaçıncı Sınıf :

MesajKonu: Geri: KÖŞELERDE KALANLAR(KÖŞE YAZILARI)   Ptsi Kas. 03, 2008 7:05 pm

cezmicim çok güzel yazılar eklemişin.ben şunu söylemek istiyorum bir ülkede farklı farklı insanların farklı farklı kültürlerin olması o ülke için bir dez avantaj değil aksine bir avantajdır.yani kültürler ve insanlar birbirlerinden beslenip çoğalırlar.bu bir senfoni gibidir nasıl ki bir davul tek başına anlam ifade etmiyosa ve orkestra içinde anlam kazanıyorsa insanda öyledir.aslında bakarsak doğada öyledir yani bir deniz ormanla bütünleştiği zaman güzeldir,orman kuşlarla bütünleştiği müddetçe güzelleşir...insanlar da birbirlerinden etkilenerek en iyiyi bulur.yoksa tek tip insan varsa bi ülkede o ülke gelişemez,üzerinde ahkam kestiğimiz muasır medeniyete ulaşamaz,robotlaşır o ülkenin insanları.farklılıklar bir ülkenin zenginliğidir,o ülke o farklılıkları avantaj haline getirirse tabi.aslında bizim en büyük sorunumuz sana katılmıyorum diyemiyoruz,sen yanlış düşünüyosun diyoruz.yani herkes aynı düşünse o zaman eksikliğimizi nerden bulacaz.bütün olaylara aynı pencereden bakarsak olayın anlizini net bi şekilde yapamayız...SATRE şöle der; bir yerde düşünce özgürlüğü yoksa orada düşünce de olamaz...onun için bizim sosyal,ekonomik ve kültürel açıdan gelişmemiz için birbirimize saygılı davranmalıyız.eksikliklerimizi görmemiz gerekir.ve savaşa,çatışmaya da hiç gerek yok kardeş kardeşi vurmaz.analar artık gözyaşı dökmez ve özlem duyduğumuz barış gelir artık.bir şair derki;kendini tamir et her tarafın yıkık dökük...kendimizi tamir etmeye bakalım bence biz iyi olduk mu herşey iyi olacaktır eminim...bir çocuğun çocukluğunu yaşayamaması demek o insanın gelecekte ne sorunlar yaşacağını az çok biliyoruz hepimiz pdr okuoyruz.bu çocukların gelecekleri hiç parlak değil onun için hepimizin mutabık olup hep bir ağızdan barış dememiz gerekir.ertık emperyalist güçlerin oyununa geldiğimiz yeter diyorum.araştıran sorgulayan bir gençlik olarak.....
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
*.ZUHAL.*" target="_parent">*.ZUHAL.*
Admin
Admin
avatar

Kadın
Yaş : 27 Kayıt tarihi : 09/03/08 Mesaj Sayısı : 374 Nerden : ::karanlığın olmadığı yerden:: İş/Hobiler : Kaçıncı Sınıf : 2. sınıf

MesajKonu: Geri: KÖŞELERDE KALANLAR(KÖŞE YAZILARI)   Ptsi Kas. 03, 2008 11:22 pm

İnsanlara, olaylara sağduyuyla, empatiyle bakmak olayların çözümünde büyük kolaylık sağlayacaktır. Ama sağduyulu olmayı engelleyen bir düşünce var ki o da ırkçılıktan başka bir şey değildir. İnsanlara insan olarak değil de potansiyel birlik bozucu ırkçı yaklaşımlar göstererek bakmak insan olmanın gereklerini yapmayı engeller duruma getiriyor bireyi. Bu da her sorunda çözümsüzlük içinde, bir çıkmazda olmaya sebebiyet veriyor.
Irkçılık derken sadece türk, kürt, alman gibi sınıflandırılan bir ırkçılıktan söz etmiyorum.Irkçılık dine göre yapılıor, sosyo-ekonomik düzeye göre yapılıyor vs. gibi. Günümüzde bu ırkçılık o kadar işledi ki beyinlere her yerde yapılıyor artık. İnsanları sürekli etiketlendiriyoruz ve ona göre ya atıyoruz, siliyoruz hemen ya da yanaşıp yakınlaşıyoruz. Hani son zamanlarda bir reklam var ya "yaftalamadan düşünün" diye(ki hiç de reklam sahibinin fikir yapısıyla uyuşmasa da) biz hep tersini yapıyoruz. İşte bizim sorunumuz bu; insanları sürekli yaftalıyoruz.
Ve hiç dinlemeyi bilmiyoruz ya da dinlemek istemiyoruz. Bir şikayeti olana, bir şeylerin ters gittiğini dile getiren insanlara "ya kabul edersin ya da çeker gidersin" diyebiliyoruz hiç zorlanmadan. İşimize gelmeyince biz hiç kimseyi dinlemiyoruz, dinlemeye gerek bile bulmuyoruz.
_________________
Mutsuzlukla beslenen karamsar ruhum!
Bu aralar sen çok doydun;
Ben çok yoruldum...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör http://marmarapdr.darkbb.com
kineba" target="_parent">kineba
Yeni Üye
Yeni Üye
avatar


Yaş : Kayıt tarihi : 11/03/08 Mesaj Sayısı : 23 Nerden : İş/Hobiler : Kaçıncı Sınıf :

MesajKonu: Geri: KÖŞELERDE KALANLAR(KÖŞE YAZILARI)   Salı Kas. 04, 2008 9:36 pm

Çek git ne kadar kolay demesi çek git.nereye.bu çek git dediğin kişiler kim.nerden geldilerv ki burdan çekip gitsinler...Evet yıllarca karşıdakini anlamama,karşıdaki insanın sesini,verlığını yok duymanın dışa vurumu...yani ben olsam bende derim...çünkü biz toplum olarak koyunlaştırıldık nerde olursa olsun.Yanı hep birilerine itaat etmeye zorlandık ve zorlanıyoruz. Bu böylemi devam edecek.Ki bu ünüversitelerdede almış başını yürüyor.Buna en güzel örnek : Hocanın zıttına gitme seni derste bırakır...Yav kardeşim ben hocanın ders işleme tarzını, notla tehtidine ses çıkarmıyacakmıyım. bırakılmayla tehtid edilen arkadaşımı savunmayacakmıyım.yok öyle sen kendine bak senin arkadaşının hiç notla tehtid edip isterse sınıfta bıraksın.sen bana dokunmayan yılan misali...
Sayfa başına dön Aşağa gitmek
Kullanıcı profilini gör
Sponsored content





MesajKonu: Geri: KÖŞELERDE KALANLAR(KÖŞE YAZILARI)   

Sayfa başına dön Aşağa gitmek

KÖŞELERDE KALANLAR(KÖŞE YAZILARI)

Önceki başlık Sonraki başlık Sayfa başına dön 
1 sayfadaki 1 sayfası

Bu forumun müsaadesi var: Bu forumdaki mesajlara cevap veremezsiniz
Psikolojik Danışmanlık ve Rehberlik :: DİĞER KONULAR :: Serbest Kürsü -
forum kurmak | © phpBB | Bedava yardımlaşma forumu | Suistimalı göstermek | Bir blog yaratın